KAOS NOTLARI 2

26 Eylül 2009

Nisan ayında “Tünelin ucunda ışık göründü” makamında başlatılan Amerika merkezli propaganda kampanyası son haftalarda iyice çığırından çıkarak “Kriz bitti” aşamasına ulaştı. Bu kampanyanın başlıca iki tane malzemesi var: Birincisi başta ABD’ninkiler olmak üzere finansal piyasaların önemli ölçüde toparlanması, ikincisi de gelişmiş ülkelerin çoğunda bahar aylarından itibaren millî gelirde 2008 sonunda başlamış olan sert daralmanın hız kesmesi.

Ne yazık ki bu iki olgu da krizin sona erdiğinin bir işareti değil. Finansal piyasalardaki toparlanma başta Amerikan merkez bankası Fed olmak üzere gelişmiş dünya merkez bankalarının finans piyasalarına olağanüstü boyutta para pompalamalarının, millî gelirdeki sert düşüşlerin hız kesmesi de yine başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin bütçe harcamalarını olağanüstü boyutta arttırmalarının sonucu. Ne var ki hükümetlerin ekonomiye yaptıkları bu devasa müdahaleler başta ABD olmak üzere birçok ülkede merkez bankası bilançolarında, bütçe açıklarında ve kamu borç stoklarında patlama boyutunda artışlara yol açmış ve açmaktadır. Dolayısıyla, bu doping uygulamalarını hiçbir hükümetin orta vadede mevcut boyutlarıyla sürdürmesi mümkün değildir. Doping geri çekildiği anda finans piyasalarındaki toparlanmanın da, ekonomik faaliyetteki cılız canlanmanın da kalıcı olmadığı görülecektir. Bu bir.

İkinci olarak; zaten bu tür bir krizin sona erip ermediğini yalnızca borsalara ve millî gelir hareketine bakarak tayin etmek mümkün değildir. Krizin gerçek seyrini anlamak için ilk bakılacak değişkenler istihdam ve banka kredileridir. Krizin merkezi Amerikan ekonomisine bakacak olursak işsizliğin 20 aydır kesintisiz olarak arttığını görüyoruz. ABD’nin resmî rakamlarına göre son iki yılda dar kapsamlı işsizlik oranı % 4.7’den % 9.7’ye, gerçeğe daha yakın olan geniş kapsamlı işsizlik oranı ise % 8’den % 16.8’e yükselmiştir. İşsizliğin resmî rakamlarla % 17’ye ulaştığı bir gelişmiş ekonomide krizin bittiğinden söz edilemez.

Kredilere de bir göz atalım: Amerikan ekonomisinin candamarı olan tüketici kredilerinin hacmi yılbaşından Temmuz sonuna kadar % 5.2 oranında daralmıştır. Kriz öncesindeki balon döneminde bu hacim her yıl % 5 kadar artmaktaydı.

Amerikan ekonomisinin 2000’li yıllarda can simidi olan mortgage kredilerinin hacmi de 2006’da % 12, 2007’de % 8 artmıştı. Bu hacmin 2008’in son çeyreğinden itibaren (Amerikan tarihinde ilk defa olmak üzere) gerilediğini görüyoruz. Ayrıca Haziran 2009 itibarıyla bu hacmin % 14’ü batık durumda.

Bu konuyu daha fazla uzatmaya gerek yok. Dünya krizi bitmemiştir; krizin sonuna yaklaşmış da değiliz. Bazı sahalarda görülen rahatlama ABD, AB ve Çin’deki sürdürülemez parasal genişlemenin sonucu olup geçicidir. Bu sebeple üretim ve yatırım kararlarını “Kriz bitti” propagandasına kapılarak alanlar çok ağır bir bedelle karşılaşabilirler, uyarıyorum.

Bildiğiniz gibi Amerika merkezli ekonomik krizin dünya politikasında önemli dönüşüm ve çalkantılara yol açabileceğini, bunların Türkiye açısından çok da hayırlı olmayabileceğini uzun süredir söylüyorum. Buradaki temel beklentim ekonomisinin kalıcı bir çöküş sürecine girmesi sebebiyle gerileyen bir emperyalist güç olan ABD’nin bu hegemonyasını korumak için birtakım önleyici vuruşlarla bir ölüm çırpınışı içine girmesi, başlıca kaygım da hem ABD’ye en çok bağımlı ülkelerden biri, hem de ABD’nin hedef tahtasındaki ülkelerden biri olan Türkiye’nin bu türbülanstan ağır yara almasıydı. Maalesef son yazımdan bu yana her iki yönde de önemli gelişmeler oldu; bunları kısaca görelim.

Önce Amerika’dan başlayalım. Amerikan federal hükümetinin bütçesi 2007 yılında USD 161 mia açık vermişti. O yılki millî gelirin % 1.1’ine denk gelen bu açık ABD’nin temel ekonomik dengeleri açısından bir tehlike oluşturmuyordu. Krizin başlamasıyla beraber 2008’de açık USD 455 mia.a ya da millî gelirin % 3.2’sine yükseldi. Bu kadarı da ABD gibi bir ekonomi için sorun olmaz. Peki bu yıl? Bu yıl Amerikan malî yılının 11. ayı olan Ağustos sonunda federal bütçe açığı USD 1.4 tr oldu; açığın yıl sonunda USD 1.8 tr.a ulaşması bekleniyor ki, bu da beklenen millî gelirin % 13’ü ediyor. Bunun her ülkenin ekonomik dengelerini bozabilecek kadar yüksek bir açık olduğu ortada. Üstelik ABD ekonomisi tüketimdeki daralmaya rağmen hâlâ yıllık bazda USD 500 mia kadar bir cari açık vermeye de devam ediyor. Demek ki artık ABD ekonomik dengelerinin anîden altüst olmasını istemiyorsa kriz ortamında bile büyük boyutta cari fazla vermeye devam eden ihracatçı ülkelerin Amerikan devlet tahvillerini sürekli satın almasına muhtaçtır, muhtaçtan da öte mahkûmdur. Bu durumdaki başlıca ülkeler ise Çin, Japonya ve Rusya’dır. Japonya ABD himayesinde bir ülkedir, ABD’nin burada şimdilik fazla sıkıntısı olmaz. (Ancak Japonya’da bile geçen ayki seçimlerde azılı Amerikancı Liberal Demokrat Partinin 50 yıllık iktidarının bittiğine, seçimi kazanan Japonya Demokrat Partisinin liderinin seçim kampanyasında ABD ile daha dengeli ve daha mesafeli bir ilişki yürütme sözü verdiğini hatırlatayım. Bu ABD’nin gerileyen gücünün ilk belirtilerinden biridir.) Ancak Çin ve Rusya asla çantada keklik değil. Gerçi özellikle Çin için ABD bir ihracat pazarı olarak hayatî önemde. Dolayısıyla Çin’in ihracattan eline geçen parayla Amerikan tahvili alarak ABD’nin bütçe ve cari açığını finanse etmesi Çin’in büyümesi için de zorunlu. Ancak doların değerinin Çin ve Rusya’nın her ay kaç milyar dolarlık Amerikan tahvili satın alacağına göre belirlenmeye başladığı bir dünyada bu oyunun kuralları değişir. Artık bu oyunda ABD, Çin ve Rusya karşısında askerî-siyasî cephede kabadayılık hayallerine elveda der, boynunu büküp oturur.

Bu öngörüm çok mu hayalci geldi? Gelmesin, çünkü bu çözülme başladı bile. Daha düne kadar Çek Cumhuriyetine ve Polonya’ya “İran’a karşı” nükleer kalkan kuracağını ilân eden, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya girmesi için uğraşan ABD’nin birdenbire bunlardan vazgeçiverdiğini görüyoruz. ABD’nin Rusya ile doğrudan kapışacak gücünün kalmadığını idrak etmesi tabiî ki dünya barışı için olumlu bir gelişme, ama bu Türkiye’yi rahatlatıyor mu derseniz, cevabım maalesef hayır. ABD’nin petrol bölgesi Ortadoğu’dan çekilerek petrol piyasasındaki gücünden vazgeçmesi Amerikan ekonomisinin içine girmiş olduğunu çöküş sürecini birden derinleştirir; askerî olarak da ABD hegemonyasına büyük darbe vurur. Dolayısıyla ABD, şu anda Rusya cephesindeki geri çekilmeye karşılık Ortadoğu’daki nüfuzunu derinleştirmek peşinde. Bu çerçevede bölgenin belkemiği olan iki ülkeyi hedeflediği görülüyor: İran ve Türkiye.

İran konusu malûm. ABD 30 yıldır Ortadoğu’daki kâbusu olan İran’daki İslâmi rejimi bir şekilde ortadan kaldırıp bu baş ağrısından kurtulma ve İran petrollerini yeniden denetimi altına alma peşinde. Ne var ki İran’a karşı iyice saldırganlaştığı Bush döneminde bile İran’a doğrudan saldıracak gücü toparlaması çok zordu, şimdi ise imkânsız. Öte yandan gerileyen emperyalist güçlerin hayalhanesi çok genişler. Daha önce de defalarca yazdığım gibi, Türkiye’nin ABD hesabına İran’la kapışması ABD yönetiminin en büyük hayalidir. Her cephede gittikçe daha çok sıkışan Obama yönetiminin son günlerde bu büyük hayali gerçek sanmaya başladığı görülüyor. ABD yönetiminin Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kurmaktan vazgeçtiğini açıklamasıyla eşzamanlı olarak Türkiye’ye “İran’a karşı kendisini savunması için” füze savunma sistemi satacağını ilân etmesi bunun açık göstergesi.

Elbette Türkiye’ye silah satmak da, diplomatik teamüllere aykırı olarak iki ülkeyi birbirine karşı kışkırtan açıklamalar yapmak da bir Türkiye-İran savaşı çıkartmak için yeterli değil. Buna en büyük engel Türk halkının zengin tarihinden süzülüp gelen, bana göre dünyada başka hiçbir halkta benzerine rastlanmayan sağduyusu. Türkiye Cumhuriyetindeki 60 küsur yıllık ABD nüfuzuna ve son yıllarda bu nüfuzun görülmemiş boyutlara ulaşmış olmasına rağmen, devletin muhtelif kademelerinde de hâlâ böyle bir çılgınlığa direnecek çok sayıda kişi var. Dolayısıyla ABD bir yandan İran’ı Türkiye ve Afganistan üzerinden kuşatma girişimlerini hızlandırırken, bir yandan da Türkiye’yi dönüştürme girişiminde vites büyütüyor. Bilinçli vatanseverlerin, bu arada benim “Osmanlı ve Batı” adlı kitabımı okumuş olanların bildiği gibi ABD’nin Türkiye’ye giydirmek istediği elbise “Yeni Osmanlı” projesidir. Bu proje millî, üniter ve laik Türkiye Cumhuriyetinin yerine Türkiye’de etnik ve dinsel bir federasyon kurulmasını ve hilafetin canlandırılmasını içermektedir. Bu şekilde başkenti İstanbul olan federal hilafet devleti Türkiye’nin Ortadoğu’daki diğer Müslüman ülkeler için de bir çekim merkezi olmasıyla eski Osmanlı mülkü bir konfederasyon olarak canlandırılacak, böylece ABD istanbul’da oturanipleri kendi elinde bir Osmanoğlu marifetiyle bütün Ortadoğu’yu kolaylıkla idare ediverecektir! (Projenin diğer bir bacağı da ABD’nin Doğu Avrupa’daki, hatta belki günün birinde Rusya’daki Ortodoks hristiyanları da ekümenik ilân edilecek Fener Rum Patriği vasıtasıyla bu konfederasyona bağlayarak idare edivermesiydi, ama şimdi ABD Rusya karşısında geri çekildiğine göre projenin bu bacağı rafa kalkmış olabilir.)

Bu projeyi ilk defa duyanlara bütün bunlar deli saçması gibi gelebilir. İnanmayan ABD’nin Sovyetler Birliğinin çöküşünden bu yana bu iş için ne kadar uğraştığını “Osmanlı ve Batı” adlı kitabımda görebilir. Türkiye’de bu iş için seferber olanların yalnızca İslâmcı-Osmanlıcı zümrelerden ibaret olduğunu da sanmayın. Bu iş için çırpınanlar arasında nice saygın bilim adamlarını ve nice büyük işadamlarını göreceksiniz.

İşte son iki aydır Türkiye’de hükümetin ortalığa saçtığı muhtelif “açılımlar” tamamen bu “Yeni Osmanlı” projesinin yapı taşlarından ibaret. Halkın büyük çoğunluğunun öfkeli tepkisinden dolayı Başbakan Erdoğan’ın iki aydır bir türlü içini doldurmaya cesaret edemediği Kürt açılımı da, bunun arkasından geleceği satır aralarında söylenen başka etnik gruplara ve Alevîlere yönelik “açılımlar” da Türkiye’yi etnik ve dinsel bir federasyona götürmenin adımlarından başka bir şey değil. Hilafet cephesine gelecek olursak, bugün birçok özel TV kanalında ve dahi devletin televizyonu TRT’de Osmanoğlu sülâlesinin en yaşlı üyesi Ertuğrul Osman Beyin (“Hanedan” soytarılığına katılmış olmamak için özellikle Efendi yerine Bey diyorum) cenaze törenini seyrettiyseniz ve medyanın töreni nasıl yansıttığına dikkat ettiyseniz orada neler olduğunu da biliyorsunuz demektir. Benim gerçek son Osmanlı olarak gördüğüm cesur ve vatansever son padişah II. Mahmut’tan sonraki bütün fertleri kendi tahtlarını korumak için ülke çıkarlarını İngiltere, Fransa veya Almanya’nın ayaklarının altına atmış, son hükümdarı da milletine alçakça ihanet etmiş olan bir hanedanın soyundan gelmekten başka bir özelliği olmayan, Türklüğe ve Türkiye’ye herhangi bir hizmeti bulunmayan Ertuğrul Osman Bey bugün âdeta devlet töreniyle defnedildi. Daha da vahim olanı ise başta TRT olmak üzere cenaze törenini nakleden medyanın bu olayı tek elden hazırlanıp dağıtıldığı belli olan garip bir söylemle yansıtmasıydı. Seyredebildiğim bütün kanallarda ağız birliğiyle Osman Ertuğrul Beyin “hanedan reisliğinin” altı çizildi, onun ve hanedanın diğer mensuplarının uzun yıllar Türkiye’ye sokulmayarak vatan hasreti içinde kıvrandırılmalarının ne kadar büyük bir trajedi, ne kadar büyük bir insafsızlık ve vicdansızlık olduğu döne döne anlatıldı. Bu arada “hanedan riyasetinin” bundan böyle Osman Beyazıt nam şahsa intikal ettiği de her fırsatta vurgulandı.

Bir açıdan baktığınızda bu olay acıklı bir komediden ibaret. Tahtını, ikbalini, her şeyini borçlu olduğu halkını, ülkesini düşman istilâsından koruyamadığı, en sonunda da tahtını korumak uğruna işgal güçleriyle işbirliği yaptığı için ta 86 yıl önce tarihin çöplüğüne atılmış ve halkının gönlünden ebediyen silinmiş bir hanedanın itibarını 97 yaşındaki bir torunun vefatını vesile ederek iade etmeye çalışmak gerçekten acınacak derecede umutsuz bir çabalama. Bu çabalamanın beyhudeliğinin en çarpıcı simgesi Fatih Camii avlusunda cenazeyi uğurlamaya gelenler arasında akraba taallûkat dışındaki en kalabalık zümreyi az ötede yuvalanmış olan İsmailağa cemaatinin şalvarlı, cübbeli, sarıklı mensuplarının meydana getirmesiydi. Ön planda Osmanoğlu sülâlesinin son derece şık ve modern giyimli, bir kısmı sonradan Türkçe öğrenmiş Frenklerin aksanıyla konuşan üyeleri kameralara demeç verirken, arka planda okumayı askerde Ali okulunda sökmüş birtakım sakalı belinde sarıklıların cübbelerini kabarta kabarta cami avlusunda sağa sola seğirtmeleri görülecek manzaraydı. Ne o? ABD Türkiye’de hilafeti canlandırıyor! ABD’nin Türkiye politikasını oluşturan sivri zekâlıların şunu anlaması lâzım: Türkiye’de yeniden hilafeti ve Osmanoğlu saltanatını ihya etme şansınız Türk halkının çoğunluğunu İsmailağa cemaatinin (ki mensuplarının çoğu toplumun en yoksul ve en eğitimsiz zümresinden gelen bir cemaattir bu) mensubu yapabilme şansınız kadardır! (Şunu da belirteyim ki bütün bunların bir Amerikan operasyonu olduğundan en küçük kuşkunuz varsa “Osmanlı ve Batı” adlı kitabımdan ABD’nin o ülkede kendi halinde yaşayan bu yaşlı adamcağızı bu role itmek için 2004’te nasıl Türk vatandaşlığına geçirtip Türkiye’ye gönderdiğini okuyabilirsiniz.)

Tabiî bu olaydaki komedi unsurları ortadaki vehameti görmemize engel olmamalı. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında faaliyet gösteren televizyon kanallarının Osmanoğullarının sürgüne gönderilmesini bir insanlık suçu gibi göstermeye çalışmaları, ortada tacın ve tahtın izi ve hanedanın h’si bile kalmamışken ikide bir “hanedan reisliğinden” söz açmaları İstiklâl Harbine, Türk Cumhuriyetine ve Türk Devrimine hain bir saldırıdır. Hele devletin kurumu TRT’nin bu operasyonda yer alması akıl almayacak kertede vahim bir skandaldır.

Kriz ortamlarında takvim hızlanır, olağan zamanlarda seneler sürecek gelişmeler aylara, hatta haftalara sığar. Şu anda böyle bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla, bugün kısa bir dünya turu yapalım derken bu site için kaleme aldığım en uzun yazıyı yazmış oldum. Yazıyı daha fazla uzatmamak için birkaç kısa mesajla bitiriyorum:

Türkiye’deki Amerikan nüfuzu şu anda tarihî zirvesindedir. Bu bizim başlıca dezavantajımızdır.

Öte yandan kriz ilerledikçe ABD’nin askerî ve siyasî gücü gerileyecek, hem de şu anda kendisinin bile hayal edemediği bir hızla gerileyecektir. Bu da bizim başlıca avantajımızdır.

Her halükârda Türkiye’nin nereye savrulacağı halen belirsizdir, bu süreç içinde ortaya çıkacaktır. Kısacası, yakın gelecekte Türkiye’nin birliğinin ve Cumhuriyetin yara alması tehlikesi mevcuttur.

Öte yandan; Türkiye’de hükümetler halkı kandırıp uyutarak Türkiye’yi Gümrük Birliğine sokabilirler, IMF ile Türk ekonomisini çıkmaza sokacak programlar üzerinde anlaşabilirler, dış politikada tavizler verebilirler... Ama halka rağmen Türkiye’yi federasyon yapamazlar veya halka rağmen Türkiye’ye hilafeti geri getiremezler. Bu bakımdan Türk halkının Kürt açılımına veya Ermenistan sınır kapısının açılmasına gösterdiği kararlı tepkinin Türkiye Cumhuriyetinin bekasını ilgilendiren kritik yol ayrımlarında bundan sonra da devam etmesi hayatî önemdedir.


^ Sayfa başına dönün

Kitapları